13 Haziran 2013 Perşembe

Bir Not

  Şimdilerde bu 2013 Haziran başlarında cereyan eden olaylar karşısında, son belki beş yıldır içimde umudumun olduğu, acabasını sorguladığım hareketin müstakbel aktörlerinden bütün beklentim alt üst olmuş durumda. Kesinlikle aklı başında konuştuklarına inandığım çok isim bu eylem içerisinde yer almış, eylemi kutsamanın peşine düşmüş, eylemcilerin haklılıklarını ve çektikleri zulümleri gözler önüne sermenin gayretkeşliği içerisinde kendilerinden geçmiş durumdalar.

  Soru zor; Kim haklı? Yahut kendimizi nerede konuşlandırmalıyız?

  Öncelikle varlığımız ve kendimizi konuşlandırdığımız yer hakkında şunu çok net söyleyelim. İçinde bulunduğumuz şartların bizim inandığımız ve hayalini kurduğumuz hareketin başlaması veya olgunlaşması için gerekli ideal özellikleri taşımaması hatta bundan fersah fersah uzakta oluşu, pasifliğimizi atfettiğimiz yegane nedendir. Ve hala daha bu şartların olgunlaşmadığından eminiz. Öyleyse belirtelim ki her şeyden önce konumumuz hakkındaki kaygımız (bu dünyadaki konforumuz, refahımız istikbalimiz, evlatlarımızın istikbali vs hiç biri zaten değil ve açmayacağım) meseleyi çözme noktasında değil, şahitliğimiz nokasındadır.
  
  Gel gelelim yukardaki sorular, bu aralar, artık belki herkesin bir refleks icabı kendi içinde cevabını aradığı sorular. Öylesine bir adrenalin ortamı var ki gerek basın yoluyla, gerek aktüel anlamda, gerek para piyasalarının vaziyeti noktasında, gerek dış siyaset alanında her şey süratle değişiyor. Kitleler birbirlerini kah neden görüyorlar, kah yakın görüyorlar. Dolayısıyla yukardaki soruları cevaplamayı herkes kendine farz görüyor.
 
  Evet, ortada bir hareket var, binlerce kişinin ortak olduğu hareket ve her harekette olduğu gibi münferit hatalar veya eylemler meydana gelmekte, bu eylemler üzerinden kitleler değerlendirilmekte vs.. Bunun aynısı bu hareketin -anti-si için de vukuu bulmakta.
 
  Yine sorulara cevap bağlamında bir kaç soru daha; Bir harekete nerede gönül vermeliyiz? Bu gönül bağına nerede başlamalıyız, ve nerede bırakmalıyız?
  
   Ben bu hareketin başladığı günden itibaren kendi gözlerimde cereyan eden olayları bazısı yorumunu da içerecek şekilde(tabiat gereği engel olamayarak) şöyle filmedeyim, İşte dedim evet polis kendinden beklenileni yaptı ve orantısız güç kullandı, eylem hareketlendi, yaralananlar var, basbayağı tepemizde diktatör var evet görebiliyoruz. Evet İslam bu yüzden devrim. Heyecan Ya Rab. Durun bakayım. İşte ne güzel benim gibi düşünen müslümanlar eyleme dahil olmaya başladılar. Çok Şükür. Fakat bu ilave tipler de kim. Direniş direnme ile olur saldırı ile olmaz ki. Aman Allah'ım hareket popülerleşti. Ve yine işte garip tipler türedi, hareketi istisnasız bütün kitleler ne kadar da kolay kendi düşüncesine mal etti. Peki hareket ne kareketiydi? Yok, bunun bir cevabı yok. Anti Tayyip hareketi mi? Antikapitalizm hareketi mi? Çevrecilik hareketi mi? Diktaya mı bu başkaldırı? Ne güzel kelime değil mi "başkaldırı". Hangisinin asıl olduğunu bence hiçbir zaman anlayamayacağım. Çünkü hiçbirine inanmıyorum.
 
   Ha şunu da belirteyim sokaktaki mazluma yardıma inen ve ötekileştirilerek evine dönen de oldu. Hala hareketin mukaddesatını ayakta tutmayı amaçlayıp orada "bakın biz müslümanız ve burada bize de nasıl dostane yaklaşıyorlar"ı göstermeye çalışanlar da. Teröristler de oldu. Yaftalayan ve yaftalanan oldu belki de en çok. Diğer yandan iktidarı onbir yıldır tanıyoruz ve söylenecek yeni bişey olmadığını düşünüyorum. Eleştirilerin çoğuna katılıyorum. Sert tavrına şaşıranlara gelince "Sen ne bekledin muktedirden acaba?" diye sorasım var.

   İslamın nuru nereden ne şekilde neşet edecek bilmiyorum. İçinde olmak bize nasip olacak mı onu da bilmiyorum. Fakat bu hareketli günlerde üzülerek yine payımıza mukaddes bekleyişin düştüğünü görüyorum. Alvarlı Efe ile kapatalım madem

Açılır bahtımız birgün, hemen battıkça batmaz ya.
Sebepler halkeder Mevlâ, kerem bâbın kapatmaz ya

29 Mayıs 2013 Çarşamba

Terazi

   Kardeşlerim,
   İnsanda mündemiç olan bir adalet algısının mevcudiyetinden bahsetmek istedim ilk yazıda. Hayatın içinde rast geldiğimiz her duruma, vakaya, argümana karşı bir iç ses, bize bunu hakedip etmediğimizi sorgulatıp sonucunda bizi tatmin edecek donelerle, hatıralarla ve günahlarla birlikte dosyanın kapatılıp iç huzurumuzun süregiden düzeninin devamını sağlar. Bu öyle bir mekanizmadır ki, bu mekanizmanın doğuracağı etki, dünya üzre gelmiş geçmiş bütün kanunların insan davranışı üzerinde yapacağı tesirden çok daha etkilidir. Bu mekanizmanın adına tek başına vicdan demenin doğru olmadığını düşünüyorum. Çünkü bu mekanizma doğrusunu isterseniz bizi sadece etken tarafta tutmaz. Yani bu mekanizma sayesinde sadece eylemlerimizin doğuracağı sonuçları da içerecek şekilde bir muhasebe söz konusu değildir. Bu mekanizma aynı zamanda bir kader algısı ile de ilgilidir. Kader denilen olguyu elinde bulunduran veya bu düzenin içinde veya ardında bulunan "spirit"in sizin ile ilgili eylemi veya aldığı karar adil mi değil mi?
  Müslümanın tam da bu noktada elinde hazır bulunan kavramlar ve cevaplar imdadına yetişir, sürecin açıkta kalan sorusunu Allah(c.c.) ile doldurur.
  Al-i İmran suresi 139. ve 142. ayetleri arası başına bir hal gelmiş müslümanın okuması gereken ayetler olarak düşünüyorum."Gevşemeyin, hüzünlenmeyin. Eğer (gerçekten) iman etmiş kimseler iseniz üstün olan sizlersiniz. Eğer siz (Uhud'da) bir yara aldıysanız, şüphesiz o topluluk da (Müşrikler de Bedir'de) benzeri bir yara almıştı. İşte (iyi veya kötü) günleri insanlar arasında (böyle) döndürür dururuz. (Bazen bir topluma iyi ya da kötü günler gösteririz, bazen öbürüne.) Allah, sizden iman edenleri ayırt etmek, sizden şahitler edinmek için böyle yapar. Allah, zalimleri sevmez. Bir de Allah, iman edenleri arındırmak ve küfre sapanları mahvetmek için böyle yapar. Yoksa siz; Allah, içinizden cihad edenleri (sınayıp) ayırt etmeden ve yine sabredenleri (sınayıp) ayırt etmeden cennete gireceğinizi mi sandınız?"
   Burada biz müslümanlar için kaderi elinde bulunduran Allah'ın terazisinin hiç de bizimki gibi bu dünyanın doneleriyle sınırlı olmadığını görüyoruz. Söylemeye çalıştığım şey sadece evet hesaba ahiret aleminin de dahil edildiği değil. Bilakis Allah(c.c)'ın Kur'an'ında dünya üzerinde müminlere sabrı ve cihadı ve sınavı çokca vaad etmesidir. "İlle ızdırabı yaşayacağız ki cennetin kapıları açılsın" demek de değil bu.
  İnsan, mutlak adalete köledir. O'na ram olmuştur. O'na inanmazsa bu yukarıda bahsettiğim mekanizma çöker. Terazisiz edemez insan. Verdiklerinin karşılığında, fakir doğmasının, fakir kalmasının karşılığında, savaşta ve afetlerde ve kazalarda ailesini kaybetmesinin karşılığında, sevdiği insanlarla bir araya gelememesinin hep gurbette kalmasının karşılığında, türlü badirelerin bir karşılığı olmalı, yoksa bunca yenilen golleri, tamamiyle pozitif alemdeki nedenlere daha kuvvetli sarılarak çıkartmaya çalışacak ve belki vahşileşecek, hayvanlaşacak ve bütün işlediği fiilleri meşru olarak görecek ve yukarıda bahsetmeye çalıştığım adalet denklemini bu alemi paylaştığı diğer varlıklar üzerinden sağladığı avantajlar ile denkleştirecektir.
  İlk yazım olması ve yazdığım konular üzerinden herhangi bir ihtisasa sahip olmamam(Ne sosyologum ne teolog!) hasebiyle konu bütünlüğü sağlayamamış olmama rağmen affınıza sığınarak paylaşıma açıyorum. Selam ve Dua İle...